24 Aralık 2012 Pazartesi

Bitmez


 Kahretsin, yanmıyor yine apartmanın lambası, hep düşman mıydı bana bu fotoseller, yoksa sonradan mı bozuldu aramız. Cep telefonu ile yol bulmak, posta kutusuna omuz atmakla başlayacağız yine akşama. Posta kutusu faturaları yüzüme vurmak ve mütemadiyen omzumu morartmak dışında hiçbir işe yaramıyor zaten. Çok açım, aslında hafif de susamışım, dudaklarım kurumuş. Niye eve gelirken bunları düşünüyorum ki ben? Emel evde mi acaba, acaba yemek yaptı mı, ne yapmış olabilir ki, of, uzun zamandır balık yemedik, lüfer de bolken alsamıydım, hatta gidip alıp geleyim şimdi. Gerçi bir daha fotoselle kavga etmeyi, çirkin balıkçı muhabbetini kim çekecek. Balıkçısı ile anlaşamayan tek insan benim sanırım. Bunda benim suçum yok ama, balıkçı kaypak, insan her balığın ismiyle espri yapmamalı, ayrıca hamsinin boyutu ile karadenizli zekasının ne alakası var, bir de bu adam niye yengeye selamlar diyor. Kim balıkçıdan selam almak ister ki ayrıca, ondan gelen selam balık pazarı kokusuyla gelir, insanı hayattan bezdirir. Emel diyordum, evet. 10 yıl oldu karımla evleneli, inanır mısınız ben de değişen hiç bir şey yok, hafif kırlaşan ve biraz da kısalttığım saçlarım dışında, hala ilk günkü gibi seviyorum karımı. Hatırlarım hala tanıştırılmamızı, üzerindeki mavi kazağı, saçındaki tel tokayı ve küçük not defterlerini. üniversitenin son yılında ortak bir arkadaşımız bizi çok yakıştırmış ve kendi fikri ile tanıştırmıştı, iyi ki de yapmış. Emel'i ilk olarak bir börekçide kahvaltı ederken gördüm, Sevil ile oturuyorlardı, sabah sınava girecek olmanın stresinde olan ben, omzuna kadar gelen simsiyah küt saçları olan, yeşil gözlü, sağ yanağı gamzeli, ince dudaklı, kar beyazı tenli bu kızı görünce ne sınav ne de börek düşünecek hale gelmiştim. Çok güzel bir kızdı ama ben de fena sayılmazdım, 1,82 boyunda gayet fit, ve hafiften Tarkan çakması saçlarımla o dönem cazip bir erkektim. O gün ilk görüşte karar vermiştim, Emel benim olmasa da ben Emel ile olmalıydım. Fazla uzatmadan açıldım kendisine. Küçük, soba ile ısınan, genelde boş, sakin olan bir kafede, ellerimi masanın üzerine koyup, küçük ellerini avucumun içine utana sıkıla alışımı, ağzımdan duyulamayacak fısıltı ile çıkan sesimle utangaç halimi hatırladıkça gülerim hala. Emel benim kadar utangaç değildi en azından, hatta yer yer fazla açık sözlüydü, buluşmaya gelirken aldığım güllerden nefret ettiğini, papatyalardan hoşlandığını daha ilk buluşmada, bu utangaç ve gayet kırılgan olan bana söyleyince bayağı afallamıştım aslında. Papatyaları çok sever Emel, onların dünya gibi, hayat gibi olduğunu söyler, her bir yaprak da sevilmek de var sevilmemek de, dünya gibi iki ihtimalli onlar da derdi. O hala papatyaları sever, ben de hala onu. Balıkçı kapalı, iyi ki de kapalı, şu suratsızı görmem en azından, gelmişken çiçekçiden papatya aldım, iki yıldır hiç çiçek almamıştım sevgilime. geri döndüm apartmana elimde çiçeklerle. Apartman fotoseli, ne sen beni sevdin ne ben seni. Hah, asansör de bozuk, şimdi tam oldu işte. Katları çıkarken burnuma gelen nefis yemek kokuları daha da acıktırıyordu insanı. Emel'im de güzel yemek yapar, hatta o genel de her şeyi güzel yapar, aşkla yapılan her işin, sonu mutluluk olsun mutsuzluk olsun, hep güzel olacağını güzel hatırlanacağını söyler, herhalde haklı da. Altıncı kattan ev tutulmayacağını artık iyice anladım, otuzbeşten sonra merdiven çekilmiyor, kapıda zile basmak için son enerjimi harcıyorum. İçeriden topuk sesleri geliyor, topuklu giymiş, niye ki, bir yere mi gidecektik acaba , salak kafam, yine mi unuttum acaba bir şeyi, of of. Kapı açıldığında 3-4 saniye duraksadım, kalp ritmim biraz yükseldi, karanlıkta yol bulmaya çalışan göz bebeklerim biraz daha açıldı, az kalsın elimdeki papatyalar düşecekti. İşte tüm ihtişamıyla karım, kadınım, Emel'im karşımdaydı. Evden hafif loş bir ışık süzülüyordu arkasından, üzerinde gece mavisi, dizlerinin 8-10 cm üzerinde olan, cürretkar göğüs dekolteli, askısız, şık bir elbise vardı. Suratında hafif bir gülümseme ile, bir eli kapıyı tutuyor diğer eli ile beni içeri davet ediyordu, herhalde ışık terste kaldığı için olsa gerek gamzesi gözükmüyor, ama yüzü tüm güzelliğiyle karşımda duruyordu. Hoşgeldin kocacığım dedi, ben de afallamış bir şekilde hoşbulduk dedim, elimden tutup içeri aldı beni, yanağıma yumuşak bir öpücük kondurdu. Gülen gözleri ile teşekkür ederek papatyaları aldı, ben ceketimi portmantoya astım, sağ eliyle çiçekleri, sol eliyle de benim sağ elimi tuttu, koridordan o önde ben arkada -hayranlıkla onu izliyordum- salona geçtik. Bir saniye dedi, mutfağa gitti. Onu beklerken kurulmuş masaya baktım, iki mum, iki tabak bir şişe şarap ve muhteşem kokularla bizi bekliyordu. Elinde vazoya konmuş papatyalarla geri döndü, vazoyu masanın bir kenarına koydu, hiç sevmezdi gözler arasına giren çiçek buketlerini. Oturduk, ben biraz daha onu izledim, onu hak edecek ne yaptığımı, bu kadar güzel bir kadını nasıl elde ettiğimi ve buna benzer saçma şeyleri düşünerek artan hayranlığımla ona baktım. Emel yemeklerimizi getirirken ben de kadehlere şarap koydum. Oturduk,  bir süre sustuk, sanki her şey o kadar güzel ki, konuşmayalım, kelimelerle, seslerle bozmayalım büyüyü, acıtmayalım canını bu anın der gibi suspus birbirimize baktık. Süzdük uzunca birbirimizi. Gözlerine bir ömür bakabilirdim, gözlerinde boğulabilirdim. Eksik olan son şey geldi aklıma; müzik. İkimiz de sade keman ile yapılan enstrumental müziği çok severdik, bir plak taktım ve tekrar bu mükemmel manzaradaki yerimi aldım. Yemeklerimizi yerken gününün nasıl geçtiğini sordum, rutin dedi, yemekler harika dedim, afiyet olsun dedi, nasılsın dedim, iyiyim dedi. Açıkçası pek konuşmayı sevmezdi. Belki de en çok bu yönü beni etkiliyordu, konuşmadıkça gözlerinden süzülen mana artıyordu, konuşmadıkça gözümde büyüyordu, konuşmadıkça kendini daha çok sevdiriyordu. Ama bir de konuştu mu, sesini saatlerce dinleyebilirdim, ama en uzun konuşması yirmialtı saniye sürmüştü. Olsun böyle mutluyduk zaten biz, ben ikimizin yerine de konuşuyordum uzun uzun ve saçma sapan. Bazen ben sadece konuşuyor, o ise sadece gülüyordu. Ben gözlerinin içinde bunları düşünürken birden ayağa kalktı, neden dans etmiyoruz dedi. Şaşkın suratıma baktı bir süre. Şaşırmıştım, çünkü en son dört sene önce kuzeninin düğününde, ve de hepi topu yarım dakika filan dans etmiştik. Ayağa kalktım, müziğin sesini biraz daha açtı, gece mavisi elbisesinin içinde tüm ihtişamıyla kıvrılarak bana doğru geldi, sağ bacağını sol bacağımın dış yanına koydu, elimi beline sardı, beni kendine doğru yavaşça bastırdı. Heyecanlanmaya başladım. Sanki on yıllık karımla değil de yeni tanıştığım bir kadınla ilk dansıma kalkmıştım. Onunla yapılan her şey, onunla geçirilen her gün, ilk gün heyecanı veriyordu bana. Hafif hafif sallanmaya başladık. Arada şaraplarımızı içiyor, dansa devam ediyorduk. Yüzlerimiz birbirine dönük, gözlerimiz kapalı idi. Nefesini hissediyordum, gittikçe daha yakın, daha sıcak nefesini, ve o an geldiğinde üst dudağı iki dudağımın arasına yerleştiğinde kalbim duracaktı, yavaşça, o ince dudaklarıyla buluştum, dudaklarımız kavuştu bir kaç saniyeliğine, sonra geri çekti dudaklarını, gözlerimi dudaklarına açtım, çok güzellerdi, ince dudakları, gülünce yüzünde en tatlı hilal şeklini alan o güzel dudakları. Geriye dönüp bir adım attı, ardında kaldım, elimden tuttu, yürüdük koridorda, yatak odasının kapısına gelince bana döndü, bir daha öptü, benimle gelir misin dedi, konuşamadım, gözlerimi kapattım içeri girdik.
 Ayakta birbirimize bakarken kıravatımı çözmeye başladı, loş sarı ışıklar altında, açık bordo ve yer yer mor ile döşeli yatak odamızda en beğendiğim vücutla beraberdim, yine. Mutluluğum bacaklarımı titretiyordu, kıravatımı yere attı, gömleğimin üç düğmesini açtı ve göğsüme iki küçük öpücük kondurdu. Kafasını kaldırdı, sağ elimle çenesine tuttum, parmaklarım dudaklarında iken sol elimi beline dolayıp vücudunu kendime çektim, dudaklarını öpmeye başladım, öpüşürken alt dudağını hafif hafif ısırırken sıkı bir şekilde sarılıp hiç bırakmayacakmış gibi vücuduna yapıştım. Bir elimle bacağını okşuyor diğer elimle elbisesinin fermuarını çözüyordum. Fermuarı indirip biraz geri çekildim, yavaşça elbisesini aşağı doğru salıyordu, ilk başta yuvarlak, kusursuz göğüsleri sütyeninin içinden gözüktü, ardından dümdüz pürüzsüz vücudu, elbisesi göbeğine kadar geldiğinde sırtını bana döndü ve öyle devam etti soyunmaya. Bana sorarsanız Emel'in vücudundaki en seksi yeri sırtıdır, hani şu geniş vadiler gibi, pürüzsüz, bir ırmak gibi aşağı doğru akan, sanat eseri gibi duran sırtı. Elbisesi kalçalarından da aşağı sıyrılıp yere indiğinde en güzel latin kadınından bile güzel olan poposu ve Roma sütunları gibi uzun ve düz bacaklarıyla karşı karşıyaydım. Kadınım tüm ihtişamıyla karşımdaydı. Mor, transparan iç çamaşırları içinde ve her zamanki güzelliğiyle. Yanıma gelip gömleğimin kalan düğmelerini de açıp, pantolonumu indirdi ve beni yatağa yatırıp, dudağıma bir öpücük kondurdu. Bu pek Emel'in tarzı değildi, normalde ben daha aktif rol alırdım sevişmelerimizde ama bu kez farklı olmuştu. Tekrar göğsümü öptü, başını göğsüme yasladı, simsiyah saçları dağıldı vücuduma, elimle saçlarını tarayıp yanağını okşadım. Öylece uzanmış yatakta dururken sağ elini boxerımın içine sokup erkeklik organıma dokundu, eline alıp okşamaya başladı, bir süre sonra başını kaldırdı, aşağıya doğru gitti ve boxerımı çıkardı, bana baktı, kasıklarıma birer öpücük kondurup yanıma geldi. Deliler gibi onu istiyordum, yerimden doğrulup suratını iki elim arasına alıp dakikalarca dudaklarından öptüm. Sol elimle saçlarını toplayıp kafasını sağa yatırıp uzun ve ince, ilkbahar gibi kokan boynunu öpmeye, nazikçe emmeye başladım. Bunları yaparken sağ elimle sütyeninin kopçasını açıp geri çekildim. Sütyenini yavaşça indirip, o aşık olduğum o yusyuvarlak memelerini ortaya çıkardım. Ellerimin arasına alıp iki memesini de hafifçe okşadım, sırt üstü yatırıp memelerini emmeye başladığımda hafif inlemeleri duyuluyordu karımın. Memelerini ısırıp emerken, sol elimi külodunun içine soktum, ilk başta klitorisini okşayıp onun ardından vajinasını parmaklamaya başladım. Beş dakika kadar böyle devam edip dudaklarından öptüm. Ardından doğrulup, Emel'i de yüzüstü çevirdim. Sevişme öncesi masaj yapılması çok hoşuna gidiyordu. O yüzüstü uzandı ve ben ellerimi boynundan başlayarak kıçına kadar gezdirmeye başladım. Yumuşak darbe ve okşamalarla omuzlarından aşağı doğru ellerimi kaydırıp sonunda kıçına geldiğimde yavaşça hafif bir tokat attım kıçına, Bunu yapmaktan çok hoşlanıyordum, onun da pek bi şikayeti yoktu. Kıçına eğilip külodunu indirdiğimde, kıçını ellerim arasına alıp öpmeye ara sıra tokat atmaya başladım, ardından bacaklarını öpüp yalayarak ayaklarına kadar indim. Güzel küçük ayakları vardı, her bir parmak bir sana eseri gibiydi. Her hangi bir ayak fetişim yoktu ama kadınımın her yeriyle bütünleşmek geçiyordu içimden. Kafamı kaldırdım, o yüzünü döndü, gel dedi, ona doğru gittim, orta noktada birbirimizle kenetlendik. Tarifi yok bunun. Hem ben onun içindeydim hem o benim içimdeydi. Sarıldık, hareketsiz kaldık biraz, biraz da terlemiştik, terlerimiz birbirine karıştı, ben saçlarını okşadım, o ellerini sırtımda gezdirdi, birden sağ elinin tırnaklarını sertçe sırtıma batırdı. Acı çekiyor ama zevk alıyordum. Kulağıma yaklaştı dudakları, kulak mememi emerken hadi dedi, hadi. Sırtüstü yatırıp ellerimle bacaklarını sımsıkı kavradım, ve yavaşça içinde gidip gelmeye başladım. Elleriyle çarşafı çekiştiriyor, dişleriyle alt dudağını ısırıyor, bazen saniyelerce nefessiz kalıyor, arada bana bakıp gülümsüyordu. O anlarda içinde olmak yetmiyor kadınımın içi olmak istiyordum, organlarından biri olup içinde yer bulmak, hep onunla olmak, o olmak istiyordum. Dakikalarca böyle seviştikten sonra, hafifçe doğrulup bana sarıldı ve beni kucağına al kocacığım dedi. Sağ elimle belinden, sol elimle sırtından sarıp ayağa kalktım. Ellerini omzuma koydu, kalçalarını avuçlarımın içine aldım ve yukarı aşağı gidip gelmeye başladı, yorulmaya başlayıp yavaşladı ve en sonunda bana sarılıp öylece kaldı. O an aynaya baktığımda, benim kafam, onun sırtı, benim bacaklarım gözüküyordu. Tam istediğimiz gibi, tek bir vücut gibiydik, iki ayrı ruh tek bir vücuttuk. Saçlarının dibinden, ensesinden aşağı süzülen ter damlası sırtından akarken parmağımla yakalayıp dudaklarıma götürdüm, Emel tadıyordu, kadınım tadıyordu. Yatağa geçtik tekrar. Kollarımın arasında sırtüstü yatırıp onu kollarımı sırtından almadan içinde gidip gelmeye başladım yine. Kulağıma yaklaşıp hiç bitmesin diye fısıldadı, bitmeyecek diye cevap verdim. Bu mutluluk hiç bitmeyecekti, ayrı doğmuştuk ama, birlikte yaşayacak, birlikte olacak, birlikte ölecektik. Bir kaç dakika daha böyle seviştikten sonra bacaklarını belime sar dedim, sardı, birbirimize daha sıkı sarıldık, terli vücutlarımız birbiri üzerinde kayarken daha hızlı hareket etmeye başladım, en sona gelip içinde sarsılmaya başladığımda birbirimize bakıp gülmeye başladık sessizce. Sakinleşip bir kaç saniye öylece durduk. Terden alnına yapışan saçını düzeltip alnından öptüm ve yanına uzandım. Kaşık şeklinde, ben arkada o önde yatağa uzanıp üzerimizi örttüğümüzde içimde mutluluk, güven ve huzurdan başka hiçbir şey yoktu. Emel'i kollarımla sarıp omzundan öptüm ve gözlerimi kapattım.
 Saat kaçtı acaba, dokuz mu? Hava ne kadar da puslu gözüküyor. Yatakta doğrulup etrafa baktım, pek tanıdık gelmiyordu. Ayağa kalktım, etrafa saçılan eşyalara baktım, gözüme ilk transparan mor bir külot takıldı, en sevdiğimdi bu. Kendi eşyalarımı bulup giyinmeye başladım, yataktaki kadın hala uyuyordu, güzel gözüküyordu, geçmişten bir şeyler hatırlatan eski şarkılar gibiydi yüzü. Eğildim, yanağından öptüm, açık olan sırtını örttüm. Giyindiğimde ceplerimi yokladım, telefonumu aldım, salona yöneldim, güzelce hazırlanmış ve tüketilmiş sofrayı gördüm. Keman sesi kulak tırmalıyordu havada. Papatyalar gözüme çarptı, vazodan çıkarıp aldım, ceplerimi yoklayıp, üçyüz lirayı toparladım ve masanın üzerine bıraktım. Sessizce koridoru geçip ceketimi aldım ve yavaşça kapıyı kapatıp evden çıktım. Bir adım attığımda anladım, Allah'ın belası fotosel yine çalışmıyordu. Asansöre hiç bakmadım bile, karanlıkta düşmemeye çalışarak indim aşağı ve apartmandan çıktım. Tekrar saate baktım, ona geliyordu, tarih, yirmibeş aralık. Bir taksi çevirip bindim. Nereye abi dedi, mezarlığa dedim. Hafif çiseleyen yağmurun alında mezarlığa geldim. Mezarlık her zaman olduğu gibi yine bomboştu, kimse artık ölüleri önemsemiyordu. Bu devirde oksijen tüketmek fazla bir marifet sayılıyordu bence. Mezarlığın patika yolunda biraz yürüyüp, ilk sağdan döndüm ve onbeşinci mezarda durdum, Emel Çakmak bindokuzyüzsekseniki tire boşluk. Eğilip papatyaları soğuk toprağa bıraktım ve doğruldum. Toprağa, altındaki yarıma baktım. Çok özlemiştim, yeşil gözlerini, yanağındaki gamzesini, susuşunu, gülüşünü çok özlemiştim. Ama hiçbir şey gelmezdi ki elimden. Avuçlarımı yüzüme bastırıp aşağı doğru sürdüm sertçe ve çaresizce. Gözümden süzülürken bir iki damla yaş, kaldırdım kafamı ve hiç bitmeyecek aşkım dedim. Hiç bitmeyecek.