Gezimiz 4,5 ülke içermekle birlikte bunların 1 veya 2 şehrini görmüş bulunmaktayım. Bunları paylaşmamın sebebi, ne gezdim gördüm artistliği, ne ben de yaptım laflarını söyleme yetisi kazanma isteğidir, tek neden benim yaptığım hataları yapmamanızı sağlamaktır. Başlayalım o vakit:
Üsküp
İzmir'den Üsküp'e gitmek uçak ile 1.5 saat civarı bir süre alıyor, indiğinizde telefonunuz size sadece yarım saatte geldiğinizi söyleyecek, inanmayın, o saat 1 saat geri alındı çünkü. Batı Balkan ülkeleri ile aramızda 1 saat fark varmış uçak biletini alınca öğrendim.
Havaalanı şehre 30 dakika uzaklıkta ve 15-20 Euro arası ödüyorsunuz taksiciye göre.
Bu arada 1 Euro 80 Makedon dinarı ediyor. Rahat rahat para harcayın, zira sadece su pahalı, onu da hayrat ve sebillerden içmenizi öneririm, pet şişeden daha güzel tadı var.
Şehir 2 kısımdan oluşuyor old ve new city şeklinde. Old city cidden old ve tek katlı yapılar var. En ilginç ayrıntı "TC Bit Pazar" yazısıydı ve cidden böyle bir pazar vardı.
New city ise bol bol heykel ve yeni tarihi yapı çalışmaları içeriyor, sanki tüm şehir yeniden yapılıyor gibi. Bu yapıları Avrupa Birliği finanse ediyormuş, zaten fakir Makedonya'nın finanse etmesi de imkansız diyebiliriz.
Şehirde bolca Türkçe bilen Arnavut var, ingilizce bileni zor bulursunuz, o yüzden "Do you know English?" ten önce "Türkçe biliyor musunuz?" diye sormanızda fayda var.
Şehirde bir dağda hayvani boyutta bir haç işareti var bana çıkma dediler çıkmadım, siz de çıkmayın.
Son olarak şehrin kalesine çıkayım dedim, yine benim şansıma herhalde "Kapalı" idi komik bir şekilde. Hazır kaleye çıkmışken manzaraya baktım ben de, gördüğüm tek şey ise şehrin stadı idi.
Ohrid
Ohrid Makedonya'nın bir nevi Çeşme'si Bodrum'u, ama tabi daha küçüğü. Ohrid bir şehre adını vermiş yeterince büyük bir göl ve turizmden para kazandırıyor ülkeye. Plajı veya gölün ahım şahım bir hali yok ama yeterli zevki de veriyor insana.
Gece herkes sokağa dökülüyor, sanki istiklal caddesi koca şehir. Barlar genelde muhabbet etmelik mekanlar şeklinde ben bir club veya oynamalık ortama rastlamadım. Ve türkçe bilenler orada da vardı.
Şehirde göl dışında bir şu kilise, bir kaç güzel dar sokak ve evler vardı, yani gidin, yüzün, gelin.
Ohrid'e Üsküp'ten 304 bir otobüsle 4 saate gittim ve bir minibüsle 5 saate döndüm. Yollardan ve araçlardan kalite beklememeniz yararınıza olacaktır.
Belgrad
Mükemmel bir şehir, bayıldım diyebilirim. Ama insanları biraz orospu çocuğu haberiniz olsun.
Belgrad'a Üsküp'ten trenle 8 saatte gittim. 2 şehirde de tren ve otobüs garları aynı yerde, ki bu mükemmel bir şey.
Gitmeden uyarmışlardı bu terbiyesizler Türk'leri zaten sevmezler bu yüzden Kosova'dan girme Sırbistan'a diye. Sınırı Makedon tarafından geçmeye çalıştım ve şansıma Demir isimli bir Sırp polisi olan Arnavut kökenli arkadaş sayesinde rahatlıkla geçebildim.
Şehir Tuna ve Sava nehirlerinin iki tarafına kurulmuş. Burada size önerim gidip bu iki nehrin birleşim yerini Kalemegdan denilen eski ve korunmuş kaleden görmeniz henüz gördüğüm manzaralar arasında ilk 10'a rahat girer. Sizi sizden alacağını düşünmekteyim. Kalemegdan "Kale" ve "Meydan" kelimelerinden oluşuyor, Sırplarla da çok ortak kelimemiz var aklınızda bulunsun. Şimdi burada kasmayacağım yok şurasını burasını gezin diye ama, gidin o ismini hatırlayamadığım, bohemlikte dip nokta, her yanı çiçekli sokağı bir görün ve bir porsiyon Cevapi yiyin. Gece dışarı çıkacaksanız 1'den 2'den önce çıkmayın, çıktığınızda nehrin new city kıyısındaki clublar önerimdir, hem eğlence hem göz banyosu için. Ama benim gibi şanssızsanız boşuna dışarı çıkmayın.
Bir clubtayız, ben, 2 İrlanda'lı, 3 Avustralya'lı, 1 İngiliz, 2 Amerikan ve 2 Alman'la. onlar coştukça coşuyor, ortam güzel herkes mutlu filan, erkekler kızlar, danslar flörtler filan, etrafa bakıyorum, dedikleri doğruymuş lan, kızların boy ortalaması cidden 1.80 miş ya la, filan diye düşünürken yanıbaşımda bitiyor birisi ve;
-Kımııoooni kıımooon, dens dens.
Diye bağırıyor. Baktığımda ne görsem beğenirsiniz, elin Japon'u. Allah'ım diyorum o an, herkese 1.80 bana gelince neden 2.80, hak mıdır, reva mıdır, günahım ne. Neyse, öyle işte.
Orospu çocukluğundan da biraz bahsedeyim:
Orospu çocukluğuna ilk örneği bir binanın fotoğrafını çekmeme izin vermeyen asker başladı ilk. Ardından adres sorduğum başka bir polisle aramda geçen muhabbet:
Ben- Şu adrese nasıl gidebilirim?
Polis- Şöyle şöyle gidersin.
P- Nerelisin?
B- Türkiye.
P- Kötüymüş.
B- Neden, biz iyi insanlarız.
P- Siz Kosova'nın bağımsızlığını tanıdınız.
B- ....
P- ....
B- Bu ne binası?
P- Parlemento binası burası.
B- Mmm, o zaman fotoğrafını çekemem ben buranın?
P- Evet, çekemezsin. Aslında çekebilirsin, ancak, bunu yaptığında, seni tutuklamak için kelepçelerim var. Haha.
Böyle bir piçlik işte. Bu arada bu binalar cidden mükemmel binalar, mimari filan iyi yani. Ama ilginç bir durum var ki böyle güzel binaların yanlarında savaştan mı kalma bilinmez bir sürü yıkık bina var ve bu binalara hiçbir şey yapmıyorlar, öylece duruyor onlar da.
Adamlar da Türk aşkı* bunla da sınırlı kalmadı, eve dönüş yolunda Bosna-Makedonya yaparken Sırbistan'dan da geçmeliyim, girişte 2 kere durduruluyor otobüs ve ne hikmetse otobüsten indirilen tek yolcu ben oluyorum. Piç işte herifler.
Bu arada dip not; bu Sırp'lar tarihi mekan filan bile affetmiyorlar, sokaklarda, banklarda aşırı bir yiyişme söz konusu, cidden rahatsız edici.
Zagreb
Eşler dostlar burada Zagreb ve ardından belki 1-2 tane daha Hırvatistan şehri olacaktı ama ne yazık ki picin önde gideni, götveren Hırvat polisi beni ve tipimi uygun bulmadı ve ülkesine almadı, koduğum. Bu resim aracılığıyla da hem Hırvat'lara karşı olan +18 duygularım belirtmek, hem de dağ, bayır, çöl nerede olursam olayım karşıma çıkmaktan vazgeçmek bilmeyen Japon kardeşlerime selam etmek istedim.
Polisle Aramızda geçen muhabbetlerden bir kaç kuple örnek vereyim:
P- Neden Hırvatistana geldin?
B- Gezmek, ülkenizi ve insanlarınızı tanımak için.
P- No, no, no, no.
B-????
P- Sırbistan'a dönmeli sen.
B- Ama, yapmayın........
P- Otel rezervasyonun var mı?
B- (O arada cep telefonumu çıkarıp mail göstermeye çalışıyorum) Evet, var, burada.
P- O olmaz, kağıt lazım. Benimle gel.
Ardından bir polis daha gelir trenden inmeden kapının önünde konuşmaya devam ederler ve yine bana döner.
P- Vizen var mı?
B- 2 ülke arasında vize yok.
P- Şengen vizesi, şengen?
B- Ben diyorum vize yok, sen diyorsun şengen.
Ardından çantamı mantamı toplattı bu pico indirdi beni trenden, ve bir sürü ıvır zıvır iş yapıldı, özellikle beni gözlemek için 3 polis dikildi bir yerlere;
Ardından ben, Türkiye büyükelçilik hizmetleri ve Hırvatistan'daki Türk büyükelçiliğini aradım; sonuç olarak ülkemin bir boka yaramadığını ve vatandaşını siklemediğini öğrendim, hayıflandım, dellendim.
Hosteli aradım, telefona çıkan adam "Fuck" "Çizıs" ve "Oh may gaş" dedi ve ekledi; "İlk defa böyle bir şey ile karşılaşıyorum."
Neyse gerisin geri döndüm Belgrad'a ve hemen Türk büyükelçiliğine gittim, oradaki yetkili de yetkilerinin bir boka yaramadığını anlattı ve ülkeme karşı olmayan sevgim iyice perçinlendi.
Saraybosna
A dostlar, Saraybosna'nın özeti yukarıdaki fotoğraftır, aslında başka bir izaha gerek yoktur gidip görme isteği duymanız için.
Bosna şu piç Sırp'lardan çok çekmiş, bombaladıkça bombalamış, aker sivil öldürmüş terbiyesizler. Bosna da silmemiş, beraber yaşamaya çalışıyor bu savaşın izleriyle. Şehri gezerseniz binaların duvarlarına iyi bakın, her duvar yüzlerce binlerce mermi izi taşıyor ve kapatmıyorlar bu izleri. İzlerin sizde bıraktığı izlerse apayrı bir konu tabii.
Şehirde yol boyu bir cami bir kilise görüyorsunuz ve cidden mutlu mesut yaşıyor adamlar. Vaktinde ezan vaktinde çan sesi duyuyorsunuz.
Şehrin meydanında bir sebil ve Başçarşı denilen yer var, geniş bir çarşı burası ve bir sürü turistik ürün satılıyor, gezmek içinde zevkli bir yer.
Bu çarşıyı gezerken acıktığınızda yemeniz gereken şey burek; biraz ilginç bizim böreğe göre, yanında ayran isterseniz "Yoğurt" diye isteyin, çünkü yoğurt dedikleri şey baya yoğun bir ayrandan başka bir şey değil.
Burada kaldığım yerde çalışan kızla konuşmam çok hoşuma gitti;
B- Nerede yemek yiyebilirim, ne önerirsin?
K- Şurada şu, burada bu.
B- Daha geleneksel bir şeyler arıyorum ben.
K- Bizde ne gelenekselse sizde de geleneksel zaten, farklı değil.
Yukarıda gördüğünüz bina ve özellikle köprüye bayıldım, yalnız ilginç bir ayrıntı; binanın zemin kadında Mekline (Macline) dükkanı olması idi.
Kapatırken belirtmek isterim ki; Bosna parası (Marka) bizim paradan daha değerli, harcamalarınızı ona göre yapın.
Kotor
Şimdi, Kotor neresi, hangi ülke, hangi kıta diyebilirsiniz. Ben de gitmeden önce öyle diyordum. Yukarıda da anlattığım gibi koduğumun Hırvat'ı beni almayınca, ben de onların muhteşem Dubrovnik'ine gidemeyince eşten dosttan duyduğum Dubrovnik'in küçük versiyonu olan Montenegro'ya bağlı Kotor'a gittim. Montenegro yaklaşık 700.000 nüfuslu, çoğu yeri insansızlıktan muhteşem doğaya esir olmuş harika bir yer. Kotor da UNESCO koruması altına alınmış bir kaleşehir.
Şehir kalenin içi ve dışı ve bir de Adriyatik denizinin oluşturduğu fyorddan meydana gelmekte. Tam bir tatil cenneti, ve tabii buna bağlı olarak da bol turistli ve pahalı bir yer göreceli olarak. Denizi ahım şahım değil bir beklentiniz olmasın sakın. Kaleye girdiğinizde ise her yer tarihi bina ve muhteşem dar sokaklar. Gez gez, kayboldukça kaybol doyamıyor insan. Ve ilginçtir ki 6 dilde yazılmış olan city mapte Türkçe de var. Bu özelliğiyle de gönlümü çalıyor Kotor. Bu kalenin şehir kısmını gezip sancağa çıkmaya çalışmak büyük bir göt istiyor ve de sağlam bir bünye. Anlatılmaz yaşanır o yüzden anlatmayacağım, ama bir kaç önerim olacak; çıkma saatinizi günün nispeten soğuk zamanlarına ayarlayın, yanınıza pek taşınacak bir şey almayın ve susuz asla çıkmayın, bunlara rağmen kesinlikle çıkın o ayrı bir şey. Gördüğünüz manzara bu fotoğraftan en az 5-10 kat daha güzel ve çekici, pişman olmayacaksınız yani. Gece olunca plajdaki insanlar kalenin içine akın ediyor, canlı müzik olan yerler ve sıradan diyebileceğğimiz kafe-publarda muhabbet eğlence filan gün bitiyor. O kadar.
Tüm bunların sonucunda bir kaç madde eklemek isterim tüm geziye;
-İyi bir plan yapın, geniş gezin, hızlı, oldu bittiye getirmeyin hiçbir şeyi ve yeri.
-Yürüyerek gezin, toplu, topsuz taşıma şehri gezdirmez.
-Şehirlerde fakirliği tadacaksınız, hazırlıklı olun, zira çoğu bizi en az 10 yıl geriden takip ediyor.
-Yalnız gitmeyin, ona buna bir fotoğrafımı çeker misiniz demek zulüm gibi geliyor bünyeye.
-Her yere selpakla gidin, zira taharet musluğu yok.
-İngilizce'nizi geliştirin, n'olcak ki canım demeyin, gezenlerin çoğunun ya anadili İngilizce ya da hayvan gibi öğrenmişler.
-Gittiğiniz yerlere benden selam söyleyin.
-Ha bir de, kızlara fazla kapılmayın, dönünce pis yokluğa düşüyorsunuz. Ayrıca anlayacaksınız ki, selülit bir Türk gen ürünüdür ve bize özgüdür, ne yazık ki.



