18 Ocak 2012 Çarşamba


Bugün en sevdiğim gruplardan biri olan Duman'ın Helal Olsun şarkısının klibindeki biraz muhteşem olan filmden ve onun fazlasıyla muhteşem olan fikrinden bahsedeceğim biraz. Evet başlıyoruz, yelkenler fora.


Türk sinema tarihinin belki de konu ve hedeflediği kitle olarak en geniş çapta film çeken yönetmeni olan Metin Erksan’ın belki de en kült olmaya aday ama olmaması için de bir çok sebebi olan bir filmi Sevmek Zamanı. Metin Erksan’ın bir yandan Susuz Yaz ile Berlin film Festivali’nde ödül alırken diğer yandan Şeytan’ı da çekmiş olması bu geniş çapı göstermek için yeterli olsa gerek.
 Alışılanın aksine bir aşk filmi Sevmek Zamanı, hele ki çekildiği dönemdeki jön dolu, ihtiras dolu ve güzel kadınların peşinde koşulduğu filmleri düşünürsek tamamen sıradışı bir film.
 Filmde başroldeki oyuncumuz Halil bir kadına, daha doğrusu bir fotoğrafa aşık olmuştur ve hikayemizin temelini bu oluşturmaktadır; yani bir insana değil de onun fotoğrafına, bir nesneye nasıl aşık olunur ve bu ne anlama gelmektedir.
 Film boyunca hem bu aşkı çözümlüyoruz hem de bir aşk yağmur ile su ile nasıl anlatılır onun keyfine varıyoruz. Yönetmenin kullandığı bu tarzda anlaşılan, aşkın derecesi kalbin atış hızı ne kadar fazla ise yağmur da o derece hızlanıyor o derece yıkıcı hale geliyor.
 Film boyunca müzik kullanmaktan da neredeyse hiç vazgeçmeyen yönetmen bazı yerlerde gereksiz kulak dolduruyor müzikle.
Halil boyacılıkla geçimini sağlayan, yakışıkla ve bir o kadar da mağrur bir gençtir, Meral ise babadan zengin arkadaşlarıyla rahatça para harcayıp eğlenebilen klasik bir Yeşilçam kadın kahramanıdır.
 Filme Halil’in fotoğraf karşısında, yağmurlu bir havada, yabancı bir evdeki bir koltukta oturuşuyla başlıyoruz ve o gün fotoğrafın esas sahibi ve evin sahibi olan kişi Meral çıkageliyor. Ev adadabir yazlıktır ve sahipleri normalde pek uğramadığı için uzun zamandır Halil’in bu gidiş gelişleri hiç sorun olmamıştır, ama o gün işte karşısındadır Meral. Mahcup bir aşık olan Halil’in ilk cümle olarak ‘Hırsız’ değilim demesi ise masumiyetinin derecesini ortaya koyuyor. Zaten aşkın ne olduğu hakkında kafasında bir sürü soru olduğunu filmin devamında anladığımız Meral -Fotoğrafın sahibi- ise bu durumdan oldukça etkileniyor. Yıllar boyu aşkın tanımını arayan toplum için bile oldukça büyük bir soru bu ‘Aşk nedir, nasıl yaşanır?’. İşte yönetmen bize bu soruyu soruyor tam bu noktada. Aşk bir insan ile yaşanması ve ondan gelene de saygı duyulması, kabullenilmesi gereken ve onu değiştirmeye çalışmadan, kendi isteklerinden de bir nebze olsun vazgeçeceğin bir iki kişilik durum mudur, yoksa mükemmelliği kendi içinde bulup, istediğin her şeyin tıpkı istediğin gibi olduğu bir nesneye karşı duyulan tek taraflı duygu mudur? Film boyunca işte bu sorunun cevabını arıyoruz Halil ve Meral ile birlikte.
 Meral’i kendi başına gördüğümüz ilk sahnede elinde Ovidius’un Sevişme Yolu isimli kitabı bulunmaktadır ve bu kitap yalın ve samimi bir aşktan, sevişmeye giden yoldan bahsetmektedir şiirlerinde; bu da bize Meral’in aşka olan özlemini göstermektedir.
 Meral evde karşılaştığı andan beri Halil’i düşünmektedir ve onunla konuşmaya karar vererek evden çıkar ve yanına gider fakat ummadığı bir durumla karşılaşmıştır; Meral bu aşkın ikisine ait olduğunu düşünüp paylaşılması gerektiğini düşünürken Halil aşkın sadece kendisi ve fotoğraf arasında olduğunu söyler ve bir nevi kovar Meral’i. Aşkın sahibi olmak da ayrı bir sorudur tabi, aşk yaşanır ama acaba birisi aşka sahip olabilir miydi?
 Buradan sonra bir karede, uzun bir iskelede sırasıyla Meral ve Halil’i görüyoruz ayrı zamanlarda ve tek başlarına. Önlerindeki deniz Meral’e dalgalarca köpürürken, Halil’e sakince bakıyordu, sanki önlerindeki deniz aşk olmuş ve Meral’i istemiyor, Halil’e kucak açıyordu. Gerçekten aşk tek kişilik bir şey miydi acaba?
 Filmdeki üçüncü karakteri ise yine bir klasik Türk filmi klişesi olan; kötü, zengin ve şımarık erkek, Meral’in bu esnadaki hali hazırdaki sevgilisi olarak karşımıza çıkıyor Başar ismi ile. Meral gerçek aşkı bulduğu düşüncesiyle Başar ile ayrılık konuşmasını da burada yapıyor ama Başar diretiyor.
 Halil ise fotoğrafın asılı olduğu evde Meral’in bıraktığı nota binaen İstanbul’a gidiyor ve Meral’i buluyor ve nedensiz bir şekilde burada yine aşkının fotoğrafa olduğunu tekrarlayıp sırf dayak yemek için Başar’ın arkadaşlarının olduğu yöne yürüyüp dayağını yiyerek ayrılıyor ortamdan. Onun ardından ayrı araçlarla yolda giderken inip karşılaşmaları ise Meral ve Halil’in tam bir saçmalıklar silsilesi.
 Bir araya gelip bir süre beraber gezen ikili aşklarını onaylatmak istercesine denize koşuyorlar yine ve durgun deniz sanki olur dercesine göz kırpıyor onlara. Bu olaylar sonucunda Halil yine bir Türk sineması klasiği olan zengin babayla tanışıp evlenme düşüncelerini sunuyor ona. Her şey yolunda giderken nedense Halil tekrar vazgeçiyor.
 Tekrar eski hayatlarına dönecekken ikisi de Halil Meral’in Başar ile evleneceğini öğreniyor. Bu arada düğünde gördüğümüz bir karede eğlenen tüm insanların sadece gölgesini bize gösteriyor ve burada Meral’İn zenginlik ve kalabalık içindeki yalnızlığını anlatmak istiyor.
 Bu düğünü gören Halil’in tepkisi ise bir gelinlikli manken çalıp yanına da Meral’in fotoğrafı sandal ile denize açılmak oluyor. Tam bu esnada deniz film boyuncaki en sakin halinde ve hava bir o kadar açık ki yönetmen sanki gerçek aşk bu demek istiyor ve aşkın paylaşılmasına karşı tavrını koyuyor. Derken seyirci, düğünden gelinlikle kaçan Meral çıkageliyor ve sandala binip resmi de mankeni de denize atıp yerini alıyor. Aşıklarımız aşkı paylaşmaya karar veriyorlar. Onların bu kararını uzaktan izleyen Başar ise elindeki silahla bu aşk hikayesini denize gömer. Film zaten başlangıcı ve ana fikri ile kesinlikle bir mutlu sonu hak etmiyordu ve belki de böyle bitmesi daha iyi oldu.