29 Ocak 2012 Pazar
Disko Topundan Yansıyan Yalnızlıklar
Bir ülkede, hem de bizim gibi tokalaşmanın yetmediği herkesin birbirine sarılıp öptüğü bir ülkede, bu kadar yalnızlık olduğunu kim bilebilirdi ki? Sanki biz değildik o içten sözleri eden, birbirine hep gülerek selam veren ve mutlaka hal hatır soran insanlar. Komşuluğa, arkadaşlığa, dostluğa önem veren, bu değerlere sıkı sıkıya sarılan bizler değildik sanki. Dışardan bakılınca, kaç zamandır ne kadar sahte olduğumuzu göremiyormuşuz bir türlü, siyah film çekili gözlerimizden. Yıllar boyu böyle güzel ve "birlikte" yaşadığımızı düşünürken ne kadar uzak olduğumuzu, bir "cıvıldama" çılgınlığı ile görmüş olmak, ne kadar utanç verici. Onca yalan varmış ki ortada -kimin söylediği ne farkeder- sığınacak tek gerçek yalnızlık olmuş, onun da açığa çıkacak bir yüzü yokmuş, korkutulmuş, bastırılmış, yalnızlıktan utanılmış sanki yıllarca. Kendi yalnızlığının suçunu içten içe başkalarına atarken, başkalarının yalnızlığına sebep olduğunu bilmekten utanılmış. Kandırmışız hep birbirimizi, birliktelik kisvesiyle. Hem de yanyana masalarda çalışırken, aynı evleri paylaşırken, apartmandaki komşumuza günaydın derken, taze ekmek kokusu altında hayırlı işler dilerken bakkala, selektörlerle selam verirken karşı şeritten gelen arabalara ... ne kadar sahteymişiz. Öğrentilmiş bir birliktelikti zaten bu, atalarımızdan miras, bir yerde patlayacaktı elbet, nesil çatışması, eski-yeni, doğu-batı, din, ırk, siyaset, edebiyat, aşk derken bir yerden beğenmemeye başlayınca bir "öteki" bir diğer "öteki"ni, dışlayınca, sırt çevirince, dışlayacak kimse kalmayınca, kabuğuna doğru, topukları kıçına vura vura koşmaya başlayınca her insan, sirenler çalmaya başlamıştı zaten bizim için. Patlayacaktı elbet bir yerde, bu sahte, öğretilmiş birliktelik, o da dün geceye denk geldi işte, susulmuş yalnızlığımızın çığırtkanı oldu kısa boylu, sakallı, çirkin bir adam. O bağırdıkça pek bir şey değişmedi aslında, ama o bağırdı, biz yine sustuk, o kadar çok susulmuş yalnızlık vardı ki, yetmezdi bu, yetemezdi bir kişi, bir gece, hepimizi kurtarmaya, senelerin yalnızlığıyla bir anda yüzleşmek o kadar kolay değildi. Biz sustukça inadına bağırdı sahte gülen adam, gülüşü ne kadar parlaktı, yalnız değildi sanki o, e bizden değilse bizi nasıl haykıracaktı? Ne farkederdi ki? Farazi bir diskoda salladık bedenleri, döktük eteklerdekileri, unuttuk halimizi, hatrımızı, müziğin ritminde kaybettik ruhumuzda kalan son izleri. Yalnıza düşen, yalnızlığına sığınarak herkese hitap ettiğine inanmak, kuyusunun karanlığında görünmezliğine sığınmaktı. Sesi çıkmayan yalnızların parmakları dil oldu, içlerdeki nefret kirletti LCD ekranları, siyah olan kalpler biraz grileşti belki, belki de bir bok olmadı yine, yalnızlık bir gün daha kandırdı bizi, varolmadığına inandırarak.
